DRAGOS

Yaşamımın en güzel yaz’larını geçirmemi sağlayan,
DRAGOS’u yaratan sevgili Babacığım ; Niyazi Çetin Anısına ......

Dragos yarımadasının Kartal yönüne bakan kıyısında 1968 yılında ilkel ama dostluk ve paylaşım dolu bir kamp yaşamı ile başlayan ve 1998 yılında noktalanan 30 yıllık muhteşem bir serüvenin, özet öyküsü.

Nereden gelir bu DRAGOS Aşkı ? = 1960'lı yılların ortalarında, biz ve Dayımlar Kadıköy'de birbirimize oldukça yakın oturur ve haftanın en az 2-3 günü görüşürdük. Tatillerimizi birlikte yapar, gezilere birlikte giderdik. Gerek babam, gerekse dayımın DENİZ'ci kökleri ve büyük "DENİZ Aşkları" nedeni ile her ikisi de hiçbir zaman otomobile heves etmediler.
Bizim en büyük isteğimiz, Deniz'e açılmaktı. Bu fikri ilk olarak Dayım gerçekleştirdi ve ilk sandalımızı, 5 beygir "Johnson" motoru ile satın aldı ve "Kurbağlıdere" ağzındaki "Sadığın Gazinosu"nun önündeki iskeleye bağladı. Haftasonları 5 kişilik ailemiz ile ( Babam, Annem, Ben, Dayım ve Yengem ); sandalımız ile Kurbağalıdereden açılır ( çıkmadan önce yemli balık avlamak için yem olarak kurt --< dere ağzında yarı beline kadar dereye girip kürekle çamuru kaldırıp içinden kurtları ayıran kişiden, >--- alıp ) , özellikle İzmarit avlamak üzere; Moda burnu, Fenerbahçe önü, Caddebostan "İpar Köşkü Kayaları", Küçükyalı Çakarı, ve...eğer süre ve hava durumu uygunsa DRAGOS burnu !'na kadar giderdik. Bu yolculuklarımıza bazen, yengemin akrabaları olan "Özdoğan" lar da katılırlardı ( arkada görülen tekne ). Balıkçılığın yanısıra, denize girilir, yüzülür ve benim SUALTI merakım nedeni ile, gözlük ve paletlerimi takıp sualtına bir göz atmama izin verilirdi.
Çok açık söylüyorum, Haydarpaşa mendireğinden-Pendik "Temenye" burnuna kadar sualtına bakmadığım Kadıköy kıyısı kalmamıştı, ancak nedense DRAGOS kıyıları beni büyülüyordu ?

Dragos'un büyüleyici kıyıları, çocukluğumun en güzel anılarını barındırıyor. Her hafta sonu, denizle buluşmanın heyecanı ile dolup taşarken, 7slots gibi eğlenceli anlar da hayatımıza renk katıyordu. Bu eşsiz deneyimler, denizin huzurunu ve maceranın tadını bir araya getirerek unutulmaz bir serüven sunuyordu.

Coğrafi olarak bakıldığında, Dragos tepesi sanki Yakacık ve Çamlıca tepelerinin denize bir uzantısı ve hatta prens adalarının, özellikle Büyükada'nın devamı imiş gibi görülürdü. Adının tıpkı “Leandros” , “İmbros” gibi Yunan kökenli olduğu belli idi ancak buraya son yıllarda yerleşenler bu mitolojik ad yerine “Orhantepe” adını kullanmakta idiler. Tren istasyonun adına bakıldığında ise yöreye “Cevizli” adı uygun görülmüştü. Ancak bugüne kadar biz hep “ DRAGOS “ adını kullandık.
Minibüs yolu ya da trenle gelindiğinde istasyonda inilir ve tren yolu köprüsünden geçilirdi. Tekel Fabrika arazisine paralel, çınar ağaçları ile çevrilmiş dar yokuş yol tırmanılır, yol tepeye doğru devam eder ancak kamplara gitmek için sola sapılırdı. İstasyon tarafı ve Dragos'un Maltepe'ye bakan yamaçlarının yer aldığı bölge varoş yerleşimi ile dikkat çekerdi. Ancak demin sözünü ettiğim bizim yolun yarılarına gelindiğinde sanki Dragos'un öteki yüzü ortaya çıkar, içlerinde birçok ünlü ve varlıklı kişinin yer aldığı ayrı bir kesimin muhteşem villaları size yol boyunca eşlik ederdi. Özellikle bizim kampın yolundan sonra tepeye doğru devam edildiğinde, muhteşem Adalar manzarasına hakim birbirinden güzel villalar yer alırdı. ( Birçoğu hala ayakta.. )

Jeolojik olarak Dragos Yarımadası'nın mağmatik bir yapısı vardı, granit ve kumtaşı ağırlıklı kayalık yapısı nedeni ile yıllara meydan okuduğu anlaşılıyordu. Dragos tepesi ve tepedeki kayalıklar İstanbullu aşıkların romantik buluşma mekanlarından biriydi. Sahil kesiminde ise Maltepe tarafından gelindiğinde “Mor Kayalar” olarak bilinen kayalık koy ( Kayaların rengi gerçekten mor’a çalar ve önünde özel bir koruluk olmasına rağmen bugün bile sahilyolundan geçerken farkedilir...) ve muhteşem kumsalı, doğal Dragos plajı sayılırdı. Hemen bu koyun bitiminde, Dragos villalarında oturanların denize girmek için kullandıkları özel deniz kulübü olan “Orhantepe Deniz Kulübü” iskelesi ve binası bulunurdu. İşte Dragos yarımadasının denize en uç çıkıntısı burası idi. Kulübün çekeğinin bulunduğu küçük kumsala ; “Bedavacılar Plajı” derdik ve bu kumsalın bitiminden itibaren bizim Kampın yer aldığı koy başlar ve hemen yanımızdaki DSİ kampının kıyısında, Dragos yarımadasının kıyıları da son bulurdu. DSİ kampının hemen yanında TEKEL sigara fabrikasının arazisi ve TEKEL Kampı vardı. Fabrikadan sonra sırası ile; EİE ( Elektrik İşleri Etüd ) ve Havacılar ( Hava Kuvvetleri ) kampı gelirdi. Bundan sonra şimdilerde Rahmanlar denen yerin deniz kıyısında uzun ve güzel bir kumsal vardı ve buraya “Kumplaj” denirdi, Kartal burnuna doğru yaklaşılırken “Kartal SSK Kampı” yer alır ve ilerisinde “Nizam Plajı” ile Dragos-Kartal arasında bizden başlayan kıyı şeridi sona ererdi.

PTT Dragos Kampı
Dragos 1968
Kuruluş : 1968

PTT Dragos Kampı Nasıl Kuruldu ? = 1967 yılının ilkbahar aylarında birgün Babam; - " Hazırlan bakalım " diyerek beni trenle Cevizli'ye oradan da yürüterek sonradan kamp yapacağımız Dragos PTT Kablobaşı arazisine götürdü. ( Kablobaşı : Fotoğraflarda gördüğünüz gece görünmesi için içinde lambalar yanan, "Ters ÇAPA" şekli ile belirlenen bir kulübedir. Kara'nın bittiği yerdedir ve artık telefon kablolarının denizaltına indiği yer anlamına gelir. Dragos Kablobaşı da Büyükada'ya giden telefon kablolarının denizaltına girdiği yerdi. )
Uzun ve yorucu bir yürüyüşten sonra, bir tepeden aşağı baktığımızda muhteşem bir koy ve deniz manzarası ile karşılaştım. ( Dikkat : fotoğraf daha sonraki yıllara aittir. Yokuş, gazino ve beton rıhtım yoktu ! ) . Yıllarca denizden tekne ile geldiğimiz Dragos burnunun en güzel kıyısında yazlarımızı geçirme olanağı belirmişti. Dragos’un dışında kamp yeri olarak kullanılabilinecek ikinci bir kablobaşı daha vardı, aynı gün babamla orayı da ziyaret ettik. Yunus çimento fabrikasına gelmeden yine bir yamaç ve kıyısından oluşuyordu, Dragos’a göre ulaşımı daha kolaydı, minibüs yolunun hemen yanında idi ancak oldukça küçük bir alandı ve çok ayak altıydı. Babam; -“Nereyi beğendin?” deyince “DRAGOS” yanıtını alacağını biliyordu. İşte DRAGOS KAMPI böyle doğdu.
Daha sonraki hafta bölgenin bağlı olduğu Pendik merkez müdürü Erdal (Yalçın) amca ve oğlu Serdar ile Dragos’ta buluştuk. Daha sonraki haftalarda babamın diğer yakın arkadaşları ve aileleri ile Dragos’ta buluştuk, önümüzdeki yaz bu arazide PTT Mensuplarının kamp yapabilmesi için ne gerekiyorsa yapılacaktı artık.
( Not = Bizim keşfimizden önce bu ıssız arazide çadırları ile kamp yapan iki-üç aile vardı, sonradan biz gelince kampımızın ilk yıllarını bizimle paylaştılar, çocukları ile arkadaş olmuştuk )

Dragos 1970'ler
Dragos PTT Kampı 70'ler

Dragos Kampını Nasıl Yarattık ? = MOBÇOT bölümünde’de anlattığım gibi birbirine müthiş derecede bağlılığı olan PTT MOBYD Ailesinin artık biraraya gelme vakti gelmişti. Dragos kablobaşı arazisinde PTT mensuplarının kamp yapabilmesi için gerekli izni alınmıştı ancak hiçbirimizde böyle ıssız ve her türlü uygarlıktan uzak bir arazide kamp yapabilecek donanım yoktu.
İşte 1968 yaz başında okullar tatil olduğunda birbirine çok bağlı bu bir avuç aile Dragos PTT Kampının temellerini atmak üzere yola çıktık.
Öncelikle arazinin kayalık ve dik yamacından aşağıya inebileceğimiz bir “Yol” açılması gerekiyordu. Babacığım, gereken yerlere başvurarak, PTT’ye ait iş makinelerinden bir dozer getirterek birkaç günde hem yamaçtan aşağıya yol açtırdı hem de sahil bölümünü çadır kurulabilecek şekilde düzelttirdi. ( Daha sonra bu dik yokuş yolumuza “EŞEK ANIRTAN YOKUŞU” adını verecektik ! ). Arazimizin sağ tarafı kayalık idi, sol tarafımızda ise komşumuz DSİ kampının dikenli tel ile çevrili sınırı yer alıyordu. Sahile doğru DSİ sınırında, çeşmeye benzeyen bir musluklu boru vardı ve su sürekli akıyordu. Boru DSİ tarafından geliyordu ancak öğrendiğimize göre bu su tepeden gelen doğal kaynak suyu idi ve babama göre burada kamp yapabilmemizin ilk koşulu olan su konusu da böylece kendiliğinden halloluyordu.
Kampımızın girişi olan, yokuşun başına güvenliğimiz için bir giriş kapısı ve bekçi kulübesi yapmalı idik. Bunun dışında her aile eğer önceden varsa kamp yaptığı çadırı getirecek, çadırı olmayanlara ise yine PTT kamplarında daha önceki yıllarda kullanılmış Kızılay çadırlarından ayarlanacaktı. Ancak, yemek yapmak için ortak kullanılacak mutfağa ve en önemlisi tuvalet gereksinimini karşılayacak ortak bir tuvalet’e gerek vardı ve bunlar için kimsenin harcayacak parası ve malzemesi yoktu.
İşte bu durumda yine imdadımıza PTT dayanışması yetişti. O yıllarda Northern Elektronik Fabrikası (NETAŞ) yeni kurulmuştu ve Kanada’dan ülkemize gelen yeraltı kablosu, santral vb. gibi malzemelerin ambalajında sürekli ahşap ( çok düzgün yüzeyli sıkıştırılmış kontraplak-mdf benzeri bir malzeme ve yine köşelerde köşebent olarak kullanılan düzgün tahtalardan oluşan ) malzemeler kullanılıyordu. Ümraniye fabrikası deposunda atık durumda bekleyen bu malzemelerden bir ya da iki kamyonu kampımıza gönderildiğinde yaşadığımız sevinci asla unutamam.

Önce çadırların yerleri belirlendi ve herkesin çadırı birlikte kuruldu. Daha sonra fabrikadan gelen malzemeler ile her çadıra bir mutfak fikrinden yola çıkılarak, kadın, çoluk, çocuk, yaşlı-genç demeden testerelere, keser ve çivilere sarıldık. Kimimiz hayatımızda testereyi, keseri ilk kez elimize alıyorduk ( sadece biz değil, büyüklerimiz de ! ) Çok kısa sürede, annelerimizin içinde yemek pişirebileceği büyüklükte, insan boyunda ve aynı malzemeden tezgahı ve bir penceresi olan “Kutu Mutfaklar” inşa ettik. Hatta bununla yetinmeyip aynı malzemeden, çadırların içine “Yatak” ve daha sonra çadırların önüne “Sedir”ler yaptık. En önemli gereksinimlerden biri olan “Genel Tuvalet”imizi de yine aynı malzemeden ürettik. ( Tabii mutfaklardan biraz daha büyük bir kutu olması gerekiyordu ! )
Şimdiye kadar yaptıklarımızın hepsini yukarıda sözünü ettiğim bir avuç insan; “İMECE“ geleneği ile gerçekleştirdik. ( İMECE = Güzel yurdumuzun insanının dayanışma yolu ile birlikte çalışarak ortak üretimlerine verilen addır.... ) Ancak hepimizin gücünü aşan ve yardım gerektiren durumlar da olmuyor değildi. Tuvalet için büyük ve derin bir çukur kazılması için Babacığımın yönetimindeki PTT Kadıköy’ün cefakar çalışanları ( Özellikle ; Ömer efendi ve damadı Nurettin abi, Hasan ve İsmail Mazak kardeşler ve sonradan bekçimiz olacak Coşkun abi ) yardımımıza koştu. Geriye artık ortak kullanacağımız mekanımız “GAZİNO”muz kalmıştı. Gazinonun temel direkleri ve genel iskeleti için yine PTT’mizden yararlandık. Yeni beton direklerle değiştirilen eski ahşap, ziftlenmiş “Telefon Direkleri” imdadımıza yetişti, çok sağlam bir gazino yaptık ve kaplaması için bizim Kanada kontraplaklarından kullandık. Muhteşem bir Gazinomuz oldu. Dragos 1968 Daha önce sözünü ettiğim bekçi kulübesi ve giriş kapımızı da Kanada malzemelerimizden yaptık. Bekçi kulübemiz tepede olduğu için manzarası muhteşemdi. ( Bekçimiz Coşkun yıllarca bıkmadan usanmadan bekçiliğimizi yapmasını bu manzaraya borçlu olduğunu söyler, şiir yazmaya bile başlamıştı ...)
Kampımız artık yaşayabileceğimiz bir yer olmaya başlamıştı. Bir eksiğimiz kalmıştı; “Elektrik”. Kablobaşına elektrik gelmesine rağmen, kampımızın ilk yılını “Gaz Lamba”ları ve “Lux Lamba”ları ışığında geçirdik. Çok güzeldi o ilk yılımız. İlkel ama güzeldi, kampçılık, izcilik, zor koşullara uyum sağlama, bulunduğumuz çevreyi yaşanacak hale getirmenin güzelliğini hep DRAGOS yaşattı bize. Bu kadar çalışmanın ve yorgunluğun sonunda, annelerimizin pişirdiği yemekler “Gazinomuz”da yine Kanada malzemelerinden yaptığımız masaların birleştirilmesi ile oluşturulan uzun masada herkesin biraraya gelmesi ile yenilirdi. ( Evet, pişirilen yemekler ortaya konur ve herkes, istediği kadar istediği yemekten alırdı ).

Dragos Kampının İlk Üyeleri ? = 1968 yılında birlikte yola çıktığımız ilk kadro ( Aklımda kaldığı kadarı ile ... ) şöyle idi ;
Niyazi,Müeyyet, Bora CETİN - Burhan Dayı, Yıldız - Erdal, Şükran, Serdar, Serap YALÇIN - Mahir, Mihriban, Çiğdem, Ali, Murat GÜNER - Edip, Halide, Ufuk, Işık SEZGİN - Refik, Binnur ÇAĞIN - Adnan, Huriser, Alp, Yeşim YENTÜR - Kartal Müdürü Zeki amca ve ailesi - İlk Başmüdür Şerafettin SOHMEN ve ailesi - Sonraki başmüdürümüz ve dostumuz Şevket amca, Melahat teyze, Yalçın ve Baha KUTLAN - Süheyl, Süheyla, Alp, Alev TANSELİ - Şeref ŞAVKLI ailesi - Bahri İSKENDER ailesi - Hüseyin TOYGAR ailesi - Şerif Bey Ailesi - Sezai Bey ve ailesi - İrfan Amca, Şaziment teyze ve NEŞE - Fatoş'lar - Tülay'lar

( Devamı Yakında ! )

1968 - 1975 ve Sonrası Dragos Yaşamı = Dragos Kamp yaşamımızın başladığı 1968 yılından 1974 yılına kadar, arazideki dağılımımız ve genel "Sefaletimiz" hep aynı kaldı. Yalnızca aramıza katılanların sayısında artış oldu. Bununla birlikte bazı gelişmeler ve yenilikler de oldu; İlk işlerden biri rıhtımın sağlam bir betonla çevrilmesi idi, Gazinonun yerini 1973'ten sonra bizim tarafa aldık ( Eski yeri daha güzeldi.... ), Tuvaletimizi betonarme yaptık ve çukurunu daha büyüttük, çadırlara ve barakalara elektrik verildi, Ömer efendi, gazinodaki küçük büfesini büyüterek "Bakkal" haline getirdi.
Hafta sonları İstanbul'daki PTT personeline bedava Plaj hizmeti sağlandı

Dragos'un ilk yıllarında; genelde okullar tatil olur olmaz, anneler, çocuklar hatta büyükanne ve büyükbabalarla Dragos'a gelinir, kamp yaşamı başlar, babalar da işlerine Dragos'tan gider gelirlerdi. Tabii ki babalar izinlerinde de Dragos'ta olurlardı. Bu kadar güzel bir yer ve mükemmel dostluklar bırakılıp, başka bir yere tatile gidilmezdi.
Dragos'ta günlük yaşam sabah erkenden başlar, çadır önlerindeki musluklu bidonlardan akan sularla el-yüz temizliği yapılır, sonra çadır önlerindeki minik masalarda hazırlanan kahvaltılara oturulurdu.

Dragos ve dalış denince akla gelen ilk isim bendim. Çünkü daha kamp yaşamı öncesi Dragos kıyılarının sualtı güzelliklerini biliyordum. Ancak sualtı avcılığı kamp yaşamı ile birlikte başladı. Palet-gözlük-şnorkelle kamp kıyılarını taramaya başlayınca bol miktarda "Dil" balığı dikkatimi çekti ve bunları avlayabilmek için ince ve uzun bir sopanın ucuna anneme çaktırmadan yürüttüğüm "kahvaltı çatalı"nı ucunu ezip düzleştirerek bağlayarak yaptığım ilk "Zıpkın"ımı ürettim. Uzun bir süre bu zıpkınımla dil balığının yanısıra ufak, tekir, barbunya gibi balıkları ve iri pavuryaları avladım.
İlk sualtı tüfeği ile dalma şansını; bize kampa ziyarete gelen "Özdoğan"ların ( Aydın amca, "Abisi") Yılmaz Aygün marka tüfeği ile denedim ve oldukça büyük bir "KIRLANGIÇ" vurdum ! Bu benim ve Dragos kampının ilk kırlangıcı idi. Hemen o hafta Dayımın ve Yengemin ısrarları ve katkıları ile ilk sualtı tüfeğim alındı. Bu 75cm'lik ve tek lastikli bir Yılmaz Aygün'dü. Daha tüfeğimi alır almaz ilk dalışımda kolum boyunda ( en az 3,5-4 kg'lık bir kırlangıç vurdum ). Artık diğer arkadaşlarım Serdar ve Ali'nin de babalarına sualtı tüfeği aldırma nedenleri oluşmuştu. Ancak sualtı kralı, "En iyi Dalgıç" bendim ve her dalışımda hiç eli boş dönmüyordum ve günümün büyük bir bölümünü suda geçiriyordum.

Bu kadar av sonrası, artık en sonunda eskiyen sualtı malzemelerimin yerine, usta dalgıçların kullandığı profesyonel sualtı malzemelerinden sahip olma hakkını elde etmiştim. Yine Dayımın büyük katkıları ile motorumuzu tamir eden ve ikisi de dalgıç olan kardeşlerin Kadıköy'deki dükkanlarından tümü "500 TL."ya Yunan malı sarı renkli bir palet, Cressi-Sub "Pinocchio" gözlük ve çift lastikli, kalın gövdeli, ortadan kabza (Laf aramızda havalı-tüfek izlenimi veren); Nemrod marka sualtı tüfeği aldık. Hayatımın en güzel dalışlarını bu takımlarla yaptım ve sarı paletlerimi hala saklıyorum.

Ben sualtı tüfeği ile ilk kırlangıcı vurur vurmaz, Kampın "Balıkçıları" başta babam ve Dayım kırlangıç avı için özel "Çift-Telli" oltalar ürettiler ve kırlangıç avına başladılar. Onlar suüstünden tuta-tuta, ben sualtından vura-vura ve hatta Dragos-Büyükada arasında kum çıkaran, sualtını ve balık yuvalarını darmadağın eden kum takaları bile Dragos'un kırlangıç nüfusunu bitiremedik, balık o kadar bol ve güzeldi Marmara'da. ( Not: Kırlangıçlar eşli gezerler, çift telli olta her ikisini aynı anda yakalayabilmek içindir, ben de çoğu zaman çift kırlangıçlardan daha büyük olanını seçer ve vururdum ).

Balıkçılık Dragos sakinlerinin vazgeçilmez uğraşı ve en büyük eğlence kaynağı idi. ( Fotoğrafta : Teknede ayakta babacığım, oturan Edip amca ( Sezgin ) ve iskeledeki Adnan abi ( Yentür ) görülüyor ).
Kampın ilk yılında bizim teknemiz olduğu için Dayım tekneyi Dragos'a getirdi. Hemen bizim Kanada malzemelerinden bir iskele inşa ettik. ( Mühendisliğini tabii ki babam yaptı ve çaktığı kazıklar, kıyı doldurulana kadar kaldı ...! )
Tekne ile gezmek ve balığa çıkmak en keyifli iş haline gelince, önce Erdal amca sonra Edip amca birer tekne aldılar ve filomuz genişledi. Tabii ki Süheyl amca ( Tanseli )'nin gelişi ile doruğa çıktı.

Herkes balıkçılık konusundaki bilgi ve deneyimlerini birbiri ile paylaşırdı. Bir grup deneyimli "önceden balıkçılar" ( Dayım ; Samatya kıyıları, Galata köprüsü ve Boğaz balıkçılığı. Babacığım; Eğirdir gölü, Kumkapı ve İstanbul balıkçılığı, Erdal amca; Pendik ve çevresi kıyılarındaki olta balıkçılığı ve tabii ki içlerinde en iyilerden biri "Boğaz Balıkçısı" Süheyl amca ) olduğu gibi, ilerleyen yıllarda "sonradan balıkçılar" da yetişti.
Biz çocuklar da dahil olmak üzere, çapari yapmak, kırlangıç oltası yapmak, yemli ve kıstırmalı oltalar yapmak, fırdöndü bağlamak, kurşundan zoka dökmek ...vb. gibi konularda uzman hale gelmiştik, hatta en hızlı çapari hazırlama yarışmaları yapardık.

O yıllarda Marmara Denizi bir hazine, Dragos denizleri de bu hazinenin küçük bir örneği idi. Günlük ve sıradan avlar arasında; istavrit, İzmarit, mevsiminde uskumru, sarıkanat, lüfer, dip balıklarından; mezgit, bakalorya, kırlangıç, dil-pisi, hani, iskorpit balıklarının yanısıra camgöz köpekbalığı, bol miktarda vatoz ve en tehlikelileri "Trakonya" gibi yaramazlar da oltalarımıza takılırlardı.
Eğer bugün birçok Dragos'lu çocuğuna torununa denizcilik öğretebilmişse bunu kamp yıllarına borçlu olduğunu çok iyi bilir.



( Devamı Yakında ! )

Kampımızın bir müzik grubu ve diğer kamplarla maç yapabilecek güçte bir futbol takımı vardı.


( Devamı Yakında ! )

MOBÇOT Nedir ? = Biz ailece PTT'ciyiz. Babam, Annem, Ahmet amcam, Hidayet teyzem, Özdemir eniştem, ...ailenin çoğu PTT'ci idi. PTT MOBYD" ; 29 Ekim 1943 yılında eğitime başlayan meslek okulunun ilk mezunları tarafından yardımlaşma amacı ile, 15 Ağustos 1950 tarihinde kurulmuş derneğin adıdır ( PTT Meslek Okulunu Bitirenler Yardımlaşma Derneği'nin kısaltılmış adıdır MOBYD ). Dernek, aynı zamanda PTT tarihinde kurulan "ilk" dernektir.
( Derneğin kuruluş öyküsünü ; Kurucusu ve "Bir" no'lu üyesi, "sevgili Babacığım" NİYAZİ ÇETİN 'in kaleminden izleyebilirsiniz. )

POS-TEL = PTT M.O.B.Y.D.'nin, üyeleri ile daha çabuk ve rahat haberleşebilmesine olanak sağlamak amacı ile, ilk baskısı Kasım 1952 tarihinde yapılan ve yayımını aralıksız günümüze kadar sürdürebilen, Türk basın yaşamında kesintisiz 500. Sayıya ulaşabilen tek aylık dergidir

İşte MOBÇO ve MOBÇOT, benim tarafımdan MOBYD’den türetilmiş tanımlamalardır. MOBÇO = Meslek okulunu bitirenlerin Çocukları anlamına gelir. Bu tanımlama, yıllar sonra biz de çoluk-çocuğa karışınca, doğal olarak MOBÇOT = Meslek okulunu bitirenlerin Çocukları ve “Torunları” olarak değişti. Şimdi üçüncü nesil büyüyor ve dedelerinin ve anne-babalarının anılarını ve dostluklarını onlar sürdürecek.

Biz MOBÇOT ekibi olarak; gözümüzü açtığımızdan beri arkadaşız. Çünkü babalarımız 1943’ten beri yatılı okulu, birlikteliği ve mesleği paylaşmış arkadaşlar. Doğal olarak bu arkadaşlıklarını bugüne kadar sürdürüyorlar, artık yaşlandılar, çoğu 70’li yaşlarını geride bıraktı. Sevgili babacığım da dahil olmak üzere “İlk Mezunlar” dan ve diğerlerinden çoğu artık aramızda değiller. Yaşayanlar kendilerine “Kelaynak”lar diyorlar ve hala dernek çatısı altında birlikteliklerini sürdürerek, eşleri ve çocukları-torunları ile yılda en az bir kez “Erdek PTT Kampında” biraraya geliyorlar.
Babalarımızın bu birliktelik ruhu bize de yansıdı. 60’lı yıllardan beri arkadaşız. Derneğin geçmişteki her organizasyonunda; geziler, piknikler, yılbaşı baloları, yemekler vb. bizler de biraraya gelirdik.

İşte DRAGOS gerek babalarımızın, gerekse eşleri ve biz çocuklarının daha iç içe ve birlikte yaşayarak paylaşma ve dostluk duygularımızı pekiştirdiğimiz, muhteşem bir ortam yarattı.
Dragos Kampı'nda biz MOBÇO'lar birbirimizle daha iyi kaynaştık. Birlikte çalıştık ürettik, çadırlarımızı, barakalarımızı, mutfaklarımızı inşa ettik, birlikte eğlendik ( Komşu kampların düzenlediği eğlencelere grup halinde katılırdık, Bkz. aşağıdaki fotolar ), birlikte yüzdük , balığa çıktık, yarışmalar düzenledik, müzik dinledik, dans ettik, doğum günleri düzenledik, birlikte güldük , birlikte üzüldük.

Kamp süreleri dışında da ilkbahar - kış ve sonbahar aylarında arkadaşlarla buluşup pikniğe giderdik. Özellikle 19 Mayıs tatillerinde suyun soğukluğuna aldırmayıp, deniz sezonunu Dragos'da açmayı bir gelenek haline getirmiştik. 80'li ve 90'lı yıllarda çoluk-çocuk nefes almak için hep Dragos'a kaçardık.

MOBÇO Ekibi; Komşu kamp DSİ'deki eğlence gecelerini hiç kaçırmazdı

MOBÇOT Ekibi Dragos doldurulmadan, N.Ç. Villasında


N.Ç. VillasI ? = Sevgili babacığımın bütün servetini! ve emeğini döktüğü 6 x 6 metrekarelik bir tuğla evdi bizim "Dragos Evimiz". Ancak babacığımı yitirdikten sonra onun fotoğrafları arasında bulduğum bir fotoğrafın arkasında; "Dragos’taki Villamdır" ! yazısını okuyunca, bu her milimetrekaresinde babacığımın alınteri olan kulübeciğe, onun deyişi ile; "Niyazi Çetin Villası" demeye başladım.
1967 yılında daha kamp ortada yokken, araziyi babamla ilk gördüğümüzde, eğer kamp olursa çadırımızı en "uç" tarafa kurarız demiştik. Bütün kamp yılları boyunca kamp arazisinin en ucunda biz olduk ( tabii ki dayımlarla ).

En uçta olmanın güzelliği yanısıra, zor bir tarafı da vardı ve bu zorluğun faturası hep bana çıkardı. Yukarılarda anlattığım gibi kampımızın tek su kaynağı olan çeşmesi; DSİ sınırında yani bize "en uzak" yerde idi ve hergün olmasa bile iki günde bir, 25 lt.'lik iki adet bidonu çeşmeden doldurarak, bizim çadıra kadar taşımam gerekti. ( Daha sonra bu işi bir eğlence haline getirip, bidonları hiç yere bırakmadan, hatta beton rıhtımın merdiven boşluklarından atlayarak taşımaya başladım ve bu sayede "atletik" bir vücut yapısına sahip olma şansına ulaştım ).

İlk çadırımızı kurduğumuz 1968 yılında, babacığım çadırın çevresine; ortanca, akşam sefası, gül, zakkum gibi çiçekler dikerek güzelleştirmenin yanısıra, daha sonraki yıllarda hemen barakanın yanında ve daha sonra tüm bahçede domates, biber, bakla ve çeşitli sebzelerden oluşan bir mini-bostan oluşturdu. ( Yıllarca özel üretilmiş domates ve biberlerini yedik Dragos Bahçemizin, yalnızca biz değil bütün tanıdık, eş-dost da tatmıştır, Niyazi Çetin bahçe ürünlerini )
Yine ilk yıllarda çadırın ve barakanın arkasındaki tepenin kayalarının kaymasını engellemek için "KAVAK" ağaçları ekti ve bu kavaklar hala yaşıyor. ( Geçerken bakın, boyları tepeye kadar ulaştı.... ). Yine bu bölgeye, uzakdoğuluların uyguladığı "Taraça" sistemi ile merdiven bahçeler oluşturup, sebze ve çiçek ekti.

Babacığımın "Doğa" aşkı hiçbir zaman sonlanmadı. O, 70-80 metrekare bahçeyi 1968 yılından 1998 yılına kadar, 30 yıl boyunca ekti-suladı-çapaladı.

Niyazi Çetin Villası ve Bahçesi

80'li ve 90'lı yıllarda ve özellikle yaş haddinden emekli olduğu 1992 yılından sonra Babacığımın hayatındaki en önemli uğraşı, Dragos'taki bahçesi ile uğraşmaktı. Kışın en soğuk günlerinde dahi Dragos'a giderdi ( hatta Göztepe'deki evinden sahile iner ve Dragos'a kadar yürür, bazen de Bostancı'ya kadar gider oradan sonra Dragos'a yürürdü ). Bahçesi ile uğraşmak ona bir sportif uğraşı gibi gelirdi. ( Sorduğumuzda; -"Tertemiz havada çalışıyorum, bundan iyi spor olur mu ?" derdi ). Annem ise kış aylarında soğuktan, yaz ve bahar aylarında ise güneşin altında sıcaktan etkilenip hasta olacağını düşünür, hele son yıllarda bu kadar sık Dragos'a gitmesini istemezdi.

Ancak bahar ayları geldiğinde, doğa canlandığında "Niyazi Çetin Bahçesi" tüm ağaçlar ile birlikte bütün çevreye diktiği Salkım Söğütler yemyeşil olur ve tüm çiçekler açar, tüm meyve ağaçları meyve verirdi. Özellikle erik zamanı gelen gidenimiz çok olurdu. Gerçekten 45 küsur yıldır, çok sevdiğim "Can Erik"lerin en lezzetlilerini sevgili babacığımın diktiği ağaçlardan tattım. Yalnızca ben değil, sevgili torunu "Can Çetin" de tüm doğa sevgisini dedesinden ve Dragos Bahçemizden aldı.
Hatta, dedesinin ona diktirttiği, kendisine ait bir "Erik Ağacı" da vardı ve ağacının gelişimini görme, meyvesini yeme ve bize ikram etme şansı oldu.
ÜÇ ÇETİN Dragos'ta !

Üç Nesil ÇETİN'ler Birarada !


( Devamı Yakında ! )

Yukarıda da sözettiğim gibi kamp arazinin en ucunda; önce çadır, sonra Kanada malzemelerinden barakamız ve en sonunda tuğla kulübemiz oldu. ( Tuğla kulübemizin küçük bir bölümü de Dayımlar'a aitti ). Fakat ne zamanki sahile rıhtım için beton döküldü, bir de baktık ki bizim çadır kurduğumuz, baraka yaptığımız en uç sınır, gerçekten PTT Kablobaşı arazisi sınırı dışında imiş. Barakanın yerini oynatmak zor olacaktı, ancak bundan daha zoru; Babacığım çoktan başta kavak olmak üzere diğer meyve ağaçlarını da ekmiş, sandal için iskelesini ve çekeğini yapmış, ağaçları ve bahçesi için tepeden gelen yağmur suları için kanallarını oymuş, arkadaki kayalıkların kaymasını önlemek için teras bahçeler inşa etmişti ve bunları kaydırmak imkansızdı.

NİYAZİ ÇETİN Villası
Dragos Temel Atma
Temel Atma Töreni ..!

Kısaca, bizim yıllardır kamp yaptığımız arazi sahipsiz bir hazine arazisi idi ve yaptığımız kulübe de bir “Gecekondu” ! . Yıllar sonra; PTT Genel Müdürlüğü Dragos PTT Kampı'nı inşa edecek ve bizi sınırlarının dışında bırakacaktı. Böylece sevgili babacığımın yıllarca eline geçen üç kuruşu da harcadığı Dragos evimiz, ya da onun deyimi ile “Villası” aslında hazine arazisine yapılmış gecekondu olarak kalacaktı.... Hele sahil doldurulduktan sonra ve önümüzden vızır-vızır arabalar geçmeye başladıktan sonra iyice tadımız kaçmaya başlamıştı. 1998 yılında ani bir kararla o çok sevdiği villasından ayrılmak zorunda kaldı. Günleri artık eskisi gibi geçmiyordu, aklına estikçe küreğe kazmaya sarılacağı, çapalayıp sulayacağı bir bahçesi yoktu artık.
Bizim de ailece gidip tatil yapabileceğimiz, aklımıza estikçe, temiz hava alma gereksinimi duydukça gidebileceğimiz bir yerimiz yoktu artık.
DRAGOS
2025 Panorama ...!

Dragos'u, Dragos'taki villamızı hepimiz çok sevdik. Hepimiz, tüm Çetin ailesi, dayımlar, birçok arkadaşım, eş dost için çok güzel anılarla dolu bir mekandı, bize hayatımızın "30 Yılı"nın en güzel günlerini yaşattı, Sağol Babacığım, hep yaşa.... Seni asla unutmayacağız.

1. Not = Cenaze işlemleri Pendik camiinde yapıldıktan sonra cenaze aracını sahil yolundan getirttim ve tam villasının önünde durdurt­tum. Tanıdık herkes ve arkadaşları dua ettiler... Villasının önünde ...!
2. Not = Yolunuz sahilyolundan geçerken, tam orada.. uzun kavakların altındaki Villa’ya bir bakın, o villa ve bahçe NİYAZİ ÇETİN’in alınteridir ve mutlu yaşanmış hayatları simgeler .
3. Not = 2025 yılında İBB, ne NİYAZİ ÇETİN Villasını bıraktı, ne de o ELLERİMİZLE diktiğimiz onlarca AĞAÇLARIMIZI Babacığım iyi ki bu günleri görmedi.. Yolunuz düşerse, geçerken bir bakın. Önündeki SÖĞÜT AĞAÇLARI'nın bir bölümü ve tepenin yamacında ( villanın arkasındaki ) KAVAK AĞAÇLARINDAN birkaç tanesi duruyor. O ağaçları, saygı ve sevgi ile selamlayınız. NİYAZİ ÇETİN'den, koskoca DRAGOS'ta birtek onlar kaldı.


DRAGOS Pages Copyright ©2025 By BORAÇETİN® www.dragoss.com
ÖNEMLİ UYARI; Bu sayfada yer alan tüm yazı ve fotoğraflar "Bora Çetin"e aittir, İZİNSİZ ve alıntı yapılamaz, KAYNAK GÖSTERMEDEN kullanılamaz.
( IMPORTANT NOTICE; Care of Copyright. Do NOT USE any Photo without "Bora Cetin"s Permission ! )

 

Bu Sayfa; tasarlandığı 7 Ocak 2025 tarihinden beri kişi tarafından ziyaret edilmiştir.
Son Güncelleme ( Update ): 29 Nisan ( April ) 2025, 23:03
( 7 Ocak (January) 2025 ve 04 Nisan (April) 2025, 5 Mayıs 2025, 16:14 )
Tasarım : BORA ÇETİN

Dragos ile İlgili, her konuda İletişim için ;
[email protected]
e-mail To BORA ÇETİN